12 Eylül 2010 Pazar

Bu da mı sol değil Hakim Bey?


Dünyanın bütün aşıkları, birleşin ulan! (Murat Uyurkulak)

Çok sıcaktı hava, hava sıcaktı çok, sıcaktı çok hava.

Bilmem kaç model, beyaz bir Renault 12 TL tahayyül edin. Direksiyonda mağrur bir memur, yan koltukta naif bir ev hanımı, arka koltukta çelimsiz bir çocuk. Radyo açık, ne çalarsa çalsın fark etmiyor. Genizden gelen tuhaf mırıltılarla terennüm ediyoruz. Ben bazen eski kelimeler kullanmayı çok seviyorum, çünkü ben sanıyorum ki 90’lar Aids, MJ ve Uğur Tütüneker demek. Çünkü ben o zamanlar tuvalete tek gitmeye korkuyorum.

O çocuk benim, o zaman 5 yaşındayım.
O kadın annem, en sevmediği kelime ihtilal.
O adam da babam, en çok Renault'sunu seviyor, sanıyorum.

'’Silifke 44’’ tabelasını az evvel geçtik ve biz ahir ömrümüzde ilk defa denize gidiyoruz. Soğuk su, ekmek arası gibi zaruri ihtiyaçları evden çıkarken zulaladık ki petrolleri ve lokantaları pas geçebilelim. Siz bilmezsiniz, memur adam Renault alırsa şayet, evdeki rejimin adı diktatörlük olur. Siz bilmezsiniz, sosyalist babalar kebapçıları faşistlerden daha az severler.

Siz bilseniz bilseniz, benim okumayı yol üzerindeki petrol isimlerini okuyarak söktüğümü bilirsiniz. O malum arabada, salt bir sessizlik içinde giderken, SHELL dedim kendi kendime. Babam arabayı sağa çekti sonra, sandım ki alnımdan öpecek takdir babında. Babam arabanın kaputunu açtı oysa ki, yemini suyunu tazeledi kadim dostunun.

Bir mutfak, bir oda ve bir hiçbir şeyden oluşan evimizde bol bol Cengiz Coşkuner dinlerdik biz. Bir de Ahmet Kaya tabi ki. Ağzımda fil tepiniyormuşçasına dişim zonklarken, ‘’Dert Bende’’ çalıyordu mesela. Hastaneye götürelim, dedi annem. Şu bitsin de öyle, dedi babam. Şarkı bitti, televizyonda Murat Karayalçın konuşmaya başladı bu kez. Onu da bekledik, o da bitti.

Hastaneye hiç gitmedik, rakı içtim ben 5 yaşımda. Çoğu yazar gibi alkoliktim. Biraz traştı, fazlaca dravdandı ama olsundu. Sikimeydi, kadardı.

‘’Silifke 10’’ yazan tabelayı da geçince ben uyuklamaya başladım ama uyumadım. Lan bizim arabamız vardı, biz denize gidiyorduk. Uyumamak için konuşmalıydım, aklıma gelen ilk tümceyi fırlattım ağzımdan ;

Baba, bizim araba aldığımızdan Erdal İnönü’nün haberi var mı?

Diş ağrısından geberdiğim gün 12 Eylül 90 bilmem kaçtı.

Denize gittiğimiz gün yine başka bir 12 Eylül 90 bilmem kaçtı.

Babamın ‘’düş’’ ağrısından öldüğü gün 12 Eylül 1980’di.

Babamın düş’ünü çektirdiği gün de denize gidişimizden tam olarak bir yıl evveldi.
Zalim Renault kapımıza gelip dikilmişti. Sırtında yara izleri taşıyan devrimci, ılık burjuvaziye ilk adımını atıyordu.

Bugün de 12 Eylül 2000 bilmem kaç. İktidar, sandıktan kendi anayasasını çıkarınca, ağladığını gördüm babamın. Sarılamadım, sarılamadım zira daha önce hiç sarılamamıştım.

Ama yine aklıma gelen ilk tümceyi fırlatacak olsaydım ağzımdan, ona şöyle derdim.

Bu da mı ‘’sol’’ değil hakim bey?

6 yorum:

  1. Hikaye çok güzel, birazda beni anlatmışsınız, lakin maalesef sol değil. twitter/@yonuzoglu

    YanıtlaSil
  2. Çok iyi lan, valla bir nefeste okudum.

    YanıtlaSil
  3. Mükemmel ki bu!

    YanıtlaSil